Anasayfa | Hakkımızda | Yayınlarımız | Yazılarımız & Sunularımız | Tedaviler | Psikolojik Testler | Genel Sorular ve Yanıtları | Sorularınız-Yanıtlarımız | Üyelik | İletişim
Site içi arama:   
Üye ismi:        Şifre:   
Silent Thought, Ivo

Anksiyete Bozuklukları Travma Cinsel Yaşam OKB

 

Cinsel Yaşam >> Vajinismus: Neyin korkusu?


Cinsel Yaşam Kadınlarda Cinsellik Vajinismus Erkeklerde Cinsellik Tamamlanmamış Evlilik Cinsellik ve Korku

 

 

VAJİNİSMUS: NEYİN KORKUSU? *

Uzm.Dr. Özay Özdemir

Vajinismus, bedensel bir hastalık mı, psikolojik bir belirti mi yoksa bedensel bir sorunun psikolojik komponentle birlikte yaşanan ortak sonucu mudur? (Vulvit kaynaklı spazm sonrası gelişen kaçınma davranışı olarak vajinismus). Son yıllarda bu biyolojik köken teorisiyle ilgili çalışmaların arttığını gözlemlemekteyiz.

Psikiyatri sınıflandırma sistemi olan DSM-IV-TR’de, vajinismus, cinsel ağrı bozuklukları başlığı altında sınıflandırılır. Vajinismusun başlıca özelliğinin vajinal penetrasyon penis, parmak, tampon ya da spekulum ile denendiği zaman, vajinanın dış üçte birini çevreleyen perineal kaslarda yineleyici ya da sürekli biçimde istemsiz kasılma olduğu belirtilmekte, “kasılma çok az gerginlik ve rahatsızlık oluşturmaktan, penetrasyonu engellemeye kadar değişebilir” denilmektedir.

Genel tıbbi bir durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı olmadığı belirtilerek sorunun doğasının psikolojik kökenli olduğuna ilişkin bir gönderme yapılır. Ayrıca vajinismusun, daha sıklıkla cinselliğe olumsuz tutumları olan kadınlarda ve cinsel olarak kötüye kullanılma ya da örselenme öyküsü olan kadınlarda bulunduğu vurgulanmakta ancak diğer bir açıklamada penetrasyon denenmedikçe ya da beklenmedikçe, cinsel yanıtın (istek, haz, orgazm yetisi) bozulmayabileceği belirtilmektedir.

Vajinismus konusunda bilgilenmek için yalnız DSM’yi okuyan kişinin kafasının karışma ihtimali oldukça yüksektir. Bir ağrı bozukluğu olarak değerlendirilmekte (keza diğer bir cinsel ağrı bozukluğu olan disparoniyle arasındaki fark belirsiz olarak bırakılmakta), -vajina içine girme, girilme eylemi karşısında- korku tepkisi olarak “kasılmadan” söz edilmekte ancak doğrudan korku, kaygı duyguları ve kaçınma davranışları gibi özgül fobi özelliklerine değinilmemektedir.

DSM’de özgül fobinin başlıca özelliğinin, ‘açıkça görülen, çerçevesi belirli nesne ya da durumlardan belirgin ve sürekli korku duyma’ olduğu belirtilmekte ve ‘fobik uyaranla karşılaşma hemen her zaman birden başlayan bir anksiyete tepkisi doğurur’ denmektedir. Bazen korkuyla buna katlanılıyor olsa da çoğu zaman fobik uyarandan kaçınma davranışının olması, özgül fobinin bir diğer tanı ölçütüdür. Vajinismusun tam da bu ölçütleri karşılıyor olmasına rağmen, özgül fobi olarak sınıflandılmamış olması dikkat çekicidir. Halbuki karşılaştığımız olgularda temel olan şey “korku” dur.

Freud da metinlerinde, psikolojik bir belirtinin tanımlanışıyla ilgili çelişkili durumlardan söz etmiştir. Vajinismusun bu çelişkili tanımlamalara örnek bir psikolojik sonuç olduğunu söyleyebiliriz.

Freud, ‘Ketlenmeler, Semptomlar ve Kaygı’ başlıklı çalışmasında şöyle söyler: “Bu iki kavram (ketlenme ve semptomdan söz etmektedir) aynı düzlemde değildir. Ketlenmenin işlevle özel bir ilgisi vardır. Bunun patolojik bir sonucu olması gerekmez. Bir fonksiyonun normal kısıtlanışına da ketlenme pekala denebilir. Ketlenmeyle kaygı arasında bir ilişki bulunduğu su götürmez. Bazı ketlenmelerin, uygulanışının kaygı yaratması nedeniyle bir işlevin bırakılmasına karşılık geldiği açıktır. Birçok kadın cinsel işlevden açıkça korkmaktadır.”

Peki neyin korkusudur bu? Bağlanma, bağımlı olma korkusu mu, yoksa kaybetme korkusu mu? Mesela bireyselliğini, zaten bağlanmış olduğu nesnesinin sevgisini, veya masumiyetini kaybetmek olabilir mi?

Kernberg, erotik arzunun birbirini tamamlayıcı kaynaşma deneyimini yaşamak için, partnerin cinsel heyecanıyla ve orgazmıyla özdeşleşme özelliğinden söz eder...Ötekiyle bu özdeşleşmede, kaynaşma isteğinin, homoseksüel özlemlerin ve ödipal rekabetin verdiği zevkler yanında, bütün diğer ilişkilerin biricik ve kaynaşmış çiftin şahsında yok olup gitmesi de vardır...
Kernberg şöyle devam eder: Ne var ki, yine aynı şekilde, kendini bir kurban gibi hissetmek kadar başkasının verdiği acının nesnesi olmak ve saldırgan nesneyle özdeşleşmek de aşk içinde kaynaşmayı pekiştiren acı içinde birleşme duygusu yaratır...Bu anlamda erotik arzu teslimiyeti, ötekinin kölesi olmayı kabul etmeyi ve aynı zamanda ötekinin kaderine hakim olmayı da içerir...Hem haz hem de acıda benliğin sınırlarını o an için silen yoğun bir duygusal deneyim, hayata belki de asli anlamını veren bir deneyim, cinsel ilişkiyle dinsel esrikliği birleştiren bir aşkınlık, günlük varoluşların kısıtlılıkları ötesinde bir özgürlük deneyimi vardır.

Vajinismus, bireysel bir tanıdır. Temel olarak, bireyin cinsel birleşme düşüncesi veya girişimine karşı ortaya çıkan anksiyete tepkisini akla getirir. Ancak klinikte bizler yalnız bireyleri görmeyiz. Tedavi arayışında olan olgu bir çifttir.

İngilizce yayınlarda, vajinismus “unconsummated marriage” sorununun etiyolojisindeki nedenlerden biri olarak sunulmuştur. Hatta bazı yayınlarda bu iki kavramın birbiri yerine kullanıldığını da görmekteyiz.
İngilizce sözlükte consummate sözcüğünün; “1. tam, eksiksiz, mükemmel, 2. tamamlamak, mükemmelleştirmek, 3. (evliliği) cinsel ilişkiyle tamamlamak” şeklinde anlamları bulunmaktadır.

İlginçtir ki bu “tamamlanmama” kavramı pek çok yere göndermede bulunur. Vajinismus olan kişi evliliğini cinsel ilişkiyle tamamlayamaz. Aslında tamamlanamayan yalnızca cinsel ilişki değildir; ruhsal gelişimlerinde de tamamlanmamışlık söz konusudur. Tamamlamak sözcüğü sonlandırmak, bitirmek, bırakmak anlamlarına da gönderme yapar.

İnsanın ruhsal gelişimi sürecindeki işleyiş, bir önceki aşamanın tamamlanıp diğerine geçişi şeklindedir. Böylelikle ‘olgun kişilik’ oluşur. Olgun kişilik, bebeklik ve çocukluk cinselliğinin ilkel haz arayışı ve doyuma ulaşma biçimlerini, gelişimin olağan seyri doğrultusunda, bırakabilmiş, sonlandırabilmiş ve yerlerine ikame dürtü doyum biçimleri koyabilmiştir. Çocukluk nesnelerinin yerine geçen ‘yetişkin ikameleriyle’ geçmiş bağlarını düzenleyebilmiş olarak ilişki kurabilir. Geçmiş bağların düzenlenmesi kişinin, ayrılma, bireyleşme, kopabilme, (yeniden) bağlanabilme girişimleri karşısında tehdit algılamaması, kaygı duymamasını içerir.

Rainer Funk, “Ben ve Biz, postmodern insanın psikanalizi” isimli kitabında şöyle demektedir: “Yaşamın süreçselliği hakkındaki ve özellikle de psişik gelişim hakkındaki onca birikimden sonra bilinen gerçek şudur ki, her canlı, oluş ve ölüm, bağlanma ve kopuş, eğilim ve saldırganlık döngüsüne tabidir. İnsan saldırgan olmadığı ve mesafe duygusuna sahip çıkmadığı sürece kopuşlarını yaşayamaz ve gelişemez” (s: 52).

Vajinismus semptomu olan kişinin saldırganlığı ve mesafe duygusuyla ilgili karmaşık bir girdabın içinde olduğu su götürmez bir gerçek değil midir? Anneden ve/veya babadan (yetişkinlikte onların yerine geçen ikamelerinden) kopuşu için gerekli olan saldırganlık dürtüsünü kontrol edememekten korkmaktadır. Mesafe duygusuna sahip olabilmesi ve sürdürebilmesinin tek yolu “içine girilmesini engellemesidir”.

Davranış şekli hepimize şu atasözünü hatırlatmaz mı?: “Sütten ağzı yanan yoğurdu üfleyerek yer”. Bir hastam, seanslarından birinde şöyle demişti: “Eşimle telefonda konuşmamın ardından telefonu kulağımda unutuyorum”. Sonraki aşamaya geçmekte zorlanıyor, eşiyle telefonla konuşma aşamasını tamamlayamıyordu.

Freud, kişinin ayrılma ve bireyleşmesiyle ilgili sorunların temelinde annesiyle yaşadığı ilk yılların (yani ödipal dönem öncesi gelişim süreçlerinin) özellikle etkisi olduğundan söz etmiştir. ‘Kadın Cinselliği’ makalesinde, bazı kadınların annelerine yönelik ilk bağlılıklarına takılı kaldıklarını ve erkeklere hiçbir zaman gerçek bir yöneliş gerçekleştiremediklerini belirtir. Babaya bağlılıkları özellikle yoğun olan kadınlar, bunun öncesinde anneye karşı da aynı ölçüde yoğun ve tutkulu bir bağlılık evresi yaşamışlardır.

Anneye yönelik bu bağımlılıkta kadınlardaki sonraki paronayanın tohumu bulunmaktadır. Bu tohum anne tarafından öldürülme korkusundan türemektedir. (ki bu çocuğun fantezilerinde anne tarafından yenilme korkusuna dönüşmektedir). “Küçük kızın saldırganca oral ve sadistik arzuları, ilk bastırmayla aldığı biçimlerde anne tarafından öldürülme korkusu olarak ortaya çıkar; bu korku annesine karşı beslediği ölüm arzusuna gerekçe olan bir korkudur.”

Freud, kadının cinsel yaşamındaki birçok olgunun bu evreyle ilişkilendirilmek suretiyle açıklanabileceğini belirtir. Freud, yazının devamında, bu olgulardan bir örnek verir: “Kocalarını baba modeline dayanarak seçen, ya da onu babanın yerine koyan birçok kadın anneleriyle olan kötü ilişkilerini evlilik yaşamlarında kocalarıyla da tekrarlamaktadırlar. Böyle bir kadının kocası, babasıyla ilişkisinin varisi olması gerekirken, gerçekte annesiyle olan ilişkisinin varisi olup çıkar. İlk ilişkisi annesiyledir ve babasına bağlılığı bu ilişkinin üstüne kurulur; ve evlilikte [anneyle olan] ilk ilişki bastırmadan kurtularak tekrar ortaya çıkar. Çünkü kadınlığa giden gelişiminin temel içeriği, annesine duyduğu sevgi içerikli nesne bağlılığının babasına aktarılmasında yatar. Birçok kadın, tıpkı gençliklerinin anneleriyle giriştikleri bir mücadeleyle geçmesi gibi, erişkinlik dönemlerinde de kocalarıyla sürekli bir mücadele içinde olurlar.”

Vajinismus olgularında anneden kocaya aktarılmış olan düşmanca duygular, kocanın penisini yutma-yeme bilinçdışı fantezisine dönüşür. Bu olgularda ilk birleşmede olacaklara ilişkin çarpık algıların korkuları pekiştirdiğini söylemek abartı sayılmaz. Penis, vajinaya girerken kızlık zarının yırtılması, patlaması, bozulması, kanama olması şeklindeki beklentiler nesneye (anneye/kocaya) yönelik bilinçdışı saldırganlık dürtülerini harekete geçirmektedir.

Vajinismus olgularının çoğunda, adeta bu agresyonun klinik görünümüne kanıt oluştururcasına, en az bir özgül fobi çeşidinin tabloya eşlik ettiğini gözlemlemekteyiz. Bu fobileri iki grupta inceleyebiliriz. İlki cinsel çağrışımlara yol açan ve ensestiyöz cinsel isteğin bastırılmasını zorlaştıran fobilerdir. Bunlar, iğne olmak, dişçi veya doktora gitmek, uçak, asansör vb. İkinci gruptakilerse saldırgan dürtüleri kamçılayan ve bu dürtülerin bastırılmasını zorlaştıran fobilerdir. Örneğin, böcek, kuş, kedi veya kan görmek gibi çeşitli hayvan fobileridir. Bu tür fobilerin nesneleri, kontrol edilmesi zor hatta imkansz olan ve kişinin kendi saldırganlığını yansıttığı nesnelerdir. Vajinismus olgularındaki bir diğer özellik ikircikli bir duygusal yapıya sahip olmalarıdır ki yine bağlanma ile ilgili korkularını yansıtır. Freud, erotik yaşamın ilk evrelerinde ikircikliğin kural olduğunu söyler. Normal gelişim seyri içinde küçük kız çocuğunun annesine duyduğu yoğun bağlılık büyük ölçüde ikirciklidir ve bunun sonucu-yani çocuk cinselliğinin genel özelliğinin sonucu-olarak annesinden uzaklaştığı (yani ayrılmayı başarabildiği) sonucuna varır.

Çoğu olguda, cinsel eylem başlangıcında uyarılma ve haz duymak üzere kendini bırakmaya hevesli, istekli olduklarını gözlemlersiniz. Ancak, birleşme anında (ki birleşmek deminden beri söz ettiğimiz bağlanmak, kendini teslim etmek, önceki aşamayı tamamlamak anlamlarını içinde barındırır) kişi ikircikli davranışın tipik örneğini sergiler. Çoğu olguda gözlemlediğimiz “kilitlenme korkusu”, acaba bu ikircikli yapının bir özelliği olabilir mi? Penisin vajinaya girip bir daha çıkamayacağı, çiftin cinsel organlarını ayırabilmek için hastane aciline gidip operasyon geçireceği düşüncelerinin eşlik ettiği bir korkudur bu. Ötekiyle bir olup kaynaşma isteği yanında, benliğinin sınırlarının silinmesine ilişkin korkuyu temsil eder.

Tedavi için başvurduklarında da benzer davranış paternlerine tanık olmaz mıyız? Kendilerini güvenle terapiste teslim etmek konusunda son derece hassastırlar. Herşeyi kontrol etmek isterler, çünkü ancak bu şekilde kendi (uygunsuz) dürtülerini de kontrol altında tutabileceklerdir. Tedaviyle ilgilenenler bilirler, bu kişilerde tedavi, ancak kontrolün kendilerinde olacağı güveni sağlandıktan sonra gerçekleşebilmektedir.

Vajinismus olgularına genel bir bakışla, çoğu durumda kadınların cinsellik dışındaki alanlarda aktif, becerikli, ilişkiyi çekip çeviren konumda, erkeklerin ise “anlayışlı, uysal, itaatkar, ve sadık” birer eş olduklarını gözlemleriz. Bu kadınlar için özellikle aktif olmak çok önemlidir. O yüzden cinsel birleşmenin zorunlu olarak dayatacağını düşündükleri pasif konuma düşmekten korkarlar.

Tedavisini sürdürdüğüm bir olgudan örnek vermek isterim: Ondört yıllık evli olan, 46 yaşında erkek ve 38 yaşında kadından oluşan çift, cinsel birleşmeyi gerçekleştiremedikleri için tedaviye başvurmuştu. Bu uzun dönem boyunca pek çok kez tedavi girişimleri olmuştu. Çiftin ilişkilerinde kadın oldukça aktif ve yönlendirici, erkekse pasif, itaatkar ve sadık bir eş konumundaydı. Birleşmeyi gerçekleştirememe nedenleri kendi ifadeleriyle erkeğin empotansıydı. Kadın hiçbir sorun tanımlamıyor, birleşme için istekli olduğunu söylüyordu. Terapiye başladıktan bir süre sonra erkekte düzelmeler olmaya başladı. Depresif yakınmaları kayboldu, birleşme denemeyecekleri egzersizlerde ereksiyon sağlayabiliyordu. Erkekteki düzelmelere karşın kadın hoşnutsuzdu. Seansların çoğunda kocasını eleştiriyor, davranışlarından, pasifliğinden şikayet ediyordu. Koca da sürekli alttan alıyor, yeterki iyi olalım diyordu. Seanslar sürüp gitmekteydi, ancak birleşmeyi bir türlü gerçekleştiremiyorlardı. Böyle devam eden uzun sayılabilecek bir terapi sürecinin sonunda, bir seans geldiklerinde kadın, jinekoloğa gittiklerini ve kızlık zarını operasyonla aldırdığını söyledi. Bunu kendi isteği ve kararıyla yapmıştı. Kızlık zarından kendisi aktif konumda kalarak kurtulmuştu. Bu aşamada, kadının tedavinin sonucuna yani cinsel birleşmenin gerçekleştirilmesine ilişkin direncini anlayabilmiştim. Kendi korkusu, bilinçdışı inkar ederek, birleşme engeli kocadaki işlev sorununa indirgenmişti (Tabi bu sürece, en başından itibaren başvurdukları doktorlar, terapistlerde katkıda bulunmuş, hiç biri kadına odaklanmamıştı). Böylece cinsel birleşmede pasif konuma düşmekten kurtulmuştu. Tedavinin sonraki seyri, benim şimdi uyguladığım “klasik birleşemeyen çift terapisine” döndü ve birleşme gerçekleşti. Klasik birleşemeyen çift terapisinde, amaç kadının da sürece katılması, aktif olması ve bu aktifliği sürdürmesidir.

*: Cinsellik ve Cinsel Tedaviler VI.Ulusal Kongresi’nde (Aralık 2008, İstanbul) panel konuşması olarak sunulmuştur.

 

 © 2007 Simurg Psikiyatri Psikoterapi
Kullanım Sözleşmesi